IŞİD: ABD KENDİ DÜŞMANINI NASIL YARATTI?

IŞİD: ABD KENDİ DÜŞMANINI NASIL YARATTI?

Irak ve Suriye’deki Dini ve Etnik Çatışmaların Kökleri

Özet

20 Mart 2003 tarihindeki Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetlerinin Irak’ı işgali ve işgalinin ardından uygulanan politikalar Irak ve Suriye’deki dengeleri temelinden değiştirmiştir. Bahsi geçen politikalarla bölgedeki mezhepsel bölünme körüklenmiştir. Politik ve askeri sistemden uzaklaştırılan Sünni gruplar paramiliter örgütler altında toplandılar ve şiddet olaylarında artış görüldü. IŞİD de başlangıçta bu örgütlerden biriydi. Suriye krizini fırsata çeviren IŞİD bölgedeki diğer cihatçı örgütlerden farklı bir pozisyona oturmuştur. İşgal sırasında işlenen insan hakları ihlalleri ile birlikte Müslüman dünyanın hassasiyetlerinin gözetilmemesi ise bölgedeki anti-Amerikancılığı körüklemiştir. Çalışmamız 2003 Irak İşgalinden sonraki Amerikan dış politikasının bölgedeki gelişmelere etkisini inceleyecektir.

Anahtar Kelimeler: IŞİD, Anti- Amerikancılık, Amerikan Dış Politikası, Orta Doğu.

 

ISIS: HOW DID THE USA CREATE HER OWN ENEMY?

The Root Causes of the Religious and Ethnic Conflicts in Syria and Iraq

Abstract

The American invasion of Iraq in 2003 and American foreign policy mistakes were major reasons of rise of violence in Iraq as well as emergence of her own enemy, the Islamic State. This policies led to sectarian divisions in Iraq. Sunni Muslims were excluded from the political system and they gathered in paramilitary organizations. Ideology and motivations of the Islamic State were shaped by Anti-Americanism and Anti-Americanism was rekindled by the USA with effects of human rights violations and discriminatory policies during the occupation. This study takes a critical look at issue of how wrong decisions of the USA caused increasing violence in Iraq and Syria and how Anti-Americanism braced the Islamic State.

Keywords: Islamic State, Anti-Americanism, American Foreign Policy, Middle East.

 

GİRİŞ: BİR ŞEHİR EFSANESİ OLARAK SADDAM HÜSEYİN’İN LANETİ

Çokuluslu Koalisyon Kuvvetlerinin 9 Nisan 2003 tarihinde Bağdat’a girişi Irak’taki 35 yıllık Baas rejimiyle birlikte, 24 yıllık Saddam Hüseyin iktidarının da sonu demek oluyordu. Koalisyon Güçleri Baas rejimini devirmeyi başarmışlardı ama Saddam Hüseyin ve yakın çevresini başkentte bulamamışlardı.  Saddam Hüseyin kendisine yakın isimlerle birlikte Koalisyon Güçleri Bağdat’a girmeden şehirden ayrılmıştı. ABD devrik liderin yakalanması için 25 milyon dolar, oğulları için ise 15’er milyon dolar ödül belirledi.[1] Baas Partisi’nin diğer üst düzey yöneticileri için de çeşitli ödüller belirlendi. 22 Temmuz’da gelen ihbar üzerine Saddam Hüseyin’in iki oğlu Uday Hüseyin ve Kusay Hüseyin Irak’ın Musul kentinde Amerikan ordusu tarafından bir çatışma esnasında öldürüldüler. Aynı çatışmada Kusay Hüseyin’in 14 yaşındaki oğlu Mustafa Hüseyin de hayatını kaybetti. Saddam Hüseyin’in yakalanması ise 13 Aralık 2003 tarihinde gerçekleşti.[2] Sonradan Red Down[3] ismi verilen operasyonla devrik lider ele geçirildi. Tikrit yakınlarında Amerikan ordusu tarafından tutuklanan Hüseyin, beş ay boyunca Bağdat merkezli Amerikan üssünde tutulduktan sonra 29 Haziran 2004 tarihinde Irak Geçici Hükümetine teslim edildi. Saddam Hüseyin Irak Geçici Hükümetinin kurduğu Irak Özel Mahkemesi tarafından Halepçe ve Duceyil katliamlarıyla ilgili yargılanacaktı. Bilindiği üzere Hüseyin 1982’de Duceyil kasabasında Şii nüfusun katledilmesi, 1987 yılında ise Halepçe’de Kürt nüfusun katledilmesinden sorumlu tutuluyordu.

Yargı süreci devam ederken ilk hâkim Rizkar Muhammed Emin tarafsızlığını yitirdiği gerekçesiyle istifaya zorlandı. Saddam Hüseyin’in idamından sonra, 2007 senesinde, Rizkar Muhammed’in idamla ilgili düşüncelerini basınla paylaştığını belirtmekte fayda var. Rizkar Muhammed’e göre Saddam Hüseyin’in idamı Irak Kanunlarına aykırıydı. Irak Kanunlarına göre bayram günlerinde idam gerçekleşemezdi. İnfazın temyiz mahkemesinin kararından hemen sonra değil, 30 gün sonra gerçekleşmesi gerekiyordu.[4]  Açıklamalardan anlıyoruz ki Rizkar Muhammed Saddam Hüseyin’in idamından ziyade idamın yöntemi ve şeklini uygun bulmuyordu.

Rizkar Muhammed’in yerine Baas muhalifi ve Şii Müslüman, Rauf Abdul Rahman getirildi. Duruşmalar esnasında Rauf Abdul Rahman ve Saddam Hüseyin arasında ilginç diyaloglar gerçekleşti. Duruşma ortamı tarafsız mahkemelerden çok müzakere salonlarını andırıyordu. Abdul Rahman ve Saddam Hüseyin birbirlerine karşı sert bir dil kullandılar. Karşılıklı ihanet suçlamaları dikkat çekiciydi. Hüseyin, 5 Kasım 2006’da Duceyil Davası’nda insanlığa karşı işlenen suçlardan mahkûm edildi ve asılarak idamına karar verildi.[5] Hâkim kararı okurken salonda bulunan izleyicilerden biri “Sünni kardeşlerimiz intikamımızı alacak” diye bağırmaya başladı. “Bu hikâye burada bitmeyecek, Sünni kardeşlerimiz dünyayı başınıza yıkacak” da demişti. Hüseyin de idam kararını dinlemek yerine tehditler savurmayı tercih etti; “Kâfirler ölecek, hepsinin kafası kesilecek”.[6]  Dava süresince 3 savunma avukatının öldürüldüğünü, Saddam Hüseyin’in 12 kez duruşmalardan atıldığını ya da duruşmalara girmeyi reddettiğini belirtmekte fayda var. Dava kararı 5 Kasım 2006’da açıklandı ve 3 Aralık 2006’da temyiz süreci başladı.[7] 26 Aralık 2006’da temyiz mahkemesi idam kararını onayladı. Onaydan dört gün sonra Türkiye saati ile 05.00’da Hüseyin asılarak idam edildi.[8] İnfaz anının fotoğrafları basın ile paylaşıldı. Görüntüler internet vasıtasıyla hızlıca yayıldı. İdam kararına dünya kamuoyundan farklı tepkiler geldi. Libya’dan ve bir takım silahlı organizasyonlardan itiraz sesleri yükselirken, genel olarak onaylayıcı bir hava hâkimdi.

Irak’ın işgalinden ve Saddam Hüseyin’in idamından sekiz yıl sonra, Irak-Şam İslam Devleti isimli terör örgütü, Rauf Abdul Rahman’ı Musul’da yakaladığını ve idam ettiğini duyurdu.[9] Rauf Abdul Rahman’ın yakalanışı ve infaz edilişinin görüntüleri de tıpkı Saddam Hüseyin’inki gibi internet ortamında paylaşıldı. IŞİD güç kazanmaya başladığı ilk anlarda, ilk iş olarak Saddam Hüseyin’in intikamını almaya girişmişti. Bahsi geçen terör örgütü bu tarihlerden itibaren ismini daha fazla duyurmaya başladı.

Eski Baas Partisi yöneticilerinin ve Iraklı askerlerin IŞİD saflarına katıldığı ve IŞİD’e aktif destek verdiği bilinen bir gerçektir.[10] Hüseyin’in idamından duyulan rahatsızlığın bu insanlarla beraber örgüt gündemine taşındığını söyleyebiliriz. Ayrıca Hüseyin’in idamının örgüt için önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu da eklemeliyiz. Hiç kuşku yoktur ki bahsi geçen idam ve akabinde gelen intikam bölgede ne olup bittiğiyle ilgili bizlere net bir resim çizmektedir.

 

IRAK’TA DİNSEL VE ETNİK ŞİDDETİN ARTMASINDA AMERİKAN ETKİSİ

2003 yılındaki Irak işgaline giden süreç 11 Eylül 2001 yılında ABD’nin New York kentinde gerçekleştirilen terör saldırılarıyla başlamıştır. ABD kamuoyundaki 11 Eylül travması Bush yönetiminin ülke içinde attığı anti-demokratik adımların ve terörle küresel mücadelenin temel meşruiyet kaynağı olmuştur. Afganistan’ın işgali 7 Ekim 2001 yılında gerçekleşmiş ve teröre karşı silahlı mücadelenin ilk adımı atılmıştır. Afganistan’ın işgali sürerken, 17 Eylül 2002’de Bush doktrini, diğer ismiyle Birleşik Devletler Milli Güvenlik Strateji Belgesi, yayınlanmıştır. Bahsi geçen belge teröre karşı yürütülecek savaşın prensiplerini belirliyordu. Bush doktrini ile Amerikan istihbarat ve güvenlik birimlerine, şüphelendikleri Amerikan vatandaşlarının ev ve işyerlerine izinsiz girme yetkisi, Amerikan vatandaşı olmayanları süresiz gözaltında tutma yetkisi, mahkeme kararı olmaksızın e-mail, telefon gibi iletişim araçlarını dinleme yetkisi ve kişisel mali bilgilere ulaşım yetkisi veriliyordu.[11] [12]

Bu noktada 11 Eylül saldırılarına özel olarak değinmemiz faydalı olacaktır. 11 Eylül saldırıları Amerikan yerel saatiyle saat 08.48’de başlamıştır. Wall Street yakınındaki Dünya Ticaret Merkezi’ne gerçekleştirilen ilk saldırı, Amerikan Havayollarına bağlı bir yolcu uçağının Los Angeles’e gitmek üzere Boston’dan kalktıktan sonra, ikiz gökdelenlerden birine çarpmasıyla gerçekleşmiştir. Aradan henüz 10 dakika bile geçmemişti ki, ikinci bir uçak, canlı yayını izleyen milyonlarca insanın hayret ve korku dolu bakışları arasında Dünya Ticaret Merkezi’nin diğer kulesine çarptı. Saat 9.37’de üçüncü bir uçak Washington’daki Pentagon binasına çarptı ve büyük bir patlamaya neden oldu.[13]  Saldırılar sonucu 3000 insan hayatını kaybederken, maddi kayıp 10 milyar dolara yakındı.[14] Hadisenin toplumsal etkisi daha da fazlaydı. Terör, Amerikalıların temel korkusu haline gelmişti. PATRIOT Act böyle bir atmosferin içinde hayata geçmiştir. 26 Kasım 2001 tarihinde ABD Kongresinden geçen PATRIOT Act iç güvenlikle ilgili çeşitli önlemler içeren bir yasaydı. Bahsi geçen yasa ile Amerikan vatandaşlarının bireysel özgürlükleri kısıtlanmıştır. Birçok Amerikan vatandaşı ve ABD’de yaşayan yabancı uyruklular haksız müdahalelere uğramışlardır. PATRIOT Act sonrası fişleme olaylarında artış gözlemlenmiştir. Birçok insan internetteki paylaşımları yüzünden suçlanmıştır. ABD kamuoyunda intikamcı seslerin yükseldiğini de belirtmeliyiz. “We will never forget[15] dönemin sloganı haline gelmişti. Irak işgalinin psikolojik alt yapısı 11 Eylül itibari ile oluşmuş, fikri hazırlıklar da Bush yönetimi tarafından hayata geçirilmiştir.

Terörle askeri mücadelenin ikinci ayağı 20 Mart 2003 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetlerinin Irak’a girmesiyle gerçekleşti. Koalisyon güçleri 148.000 Amerikan askeri, 45.000 Britanya askeri, 2.000 Avustralya askeri, 1300 İspanya askeri ve 194 Polonya askerinden oluşmaktaydı. Ayrıca 70.000 ayrılıkçı Kürt militan da Koalisyon güçlerine destek vermiştir. Irak ordusu ise 538.000 kişiden oluşmaktaydı.[16] İki ordu arasındaki ateş gücü farkı Koalisyon Güçlerinin lehine oldukça fazlaydı. Koalisyon Güçleri mutlak üstünlüklerine rağmen Irak’ın işgal sürecinde çeşitli zorluklarla karşılaşmışlardır.  Bu noktada Nasıriye Muharebesi dikkat çekicidir. Şii nüfusun yoğun olarak yaşadığı Nasıriye şehrinin ele geçirilmesi 10 gün sürmüş, onlarca Amerikan askeri hayatını kaybetmiştir. Çatışmalar esnasında pusu olayı yaşanmış ve esir edilen Jessica Lynch üzerinden çeşitli tartışmalar yaşanmıştır. Esir edilen Jessica Lynch’e tecavüz edildiği iddiası Bush yönetimi tarafından gündeme getirilmiş lâkin Lynch ABD Kongresi Komisyonu önünde tecavüz iddialarını yalanlamıştır. Kendisine Iraklı sağlık personelin oldukça iyi davrandığını belirtmiştir.[17] Ayrıca Necef, Kerbela, Bağdat gibi cephelerde de Koalisyon Güçleri direnişle karşılaşmışlardır. Henüz işgalin başında verilen kayıplar Amerikan kamuoyunda savaş karşıtı seslerin yükselmesine neden olmuştur.  Newsweek dergisinin 23 Ağustos 2003 tarihinde yaptığı kamuoyu yoklamasına göre Amerikan halkının yüzde 70’i “Irak’taki ABD işgal ordusunun batağa saplanacağı” görüşündeydi. 25 Temmuz 2003’te yine Newsweek dergisinin yaptığı başka bir kamuoyu yoklamasında Amerikan halkının %68’i ABD’nin Irak’ta doğru bir iş yaptığını düşünüyordu.[18] Bir ay gibi kısa bir süre içinde Amerikan kamuoyunun Irak’ın işgaline yaklaşımı büyük oranda değişmiştir.

Irak’taki mezhepsel şiddetin artmasındaki temel etken ise işgalin ardından hayata geçirilen Irak yönetimini Baas rejiminden temizleme girişimidir. 2003 sonrası ABD’nin Irak’ta kurduğu “Geçici Koalisyon Otoritesi (GKO) baassızlaştırma politikasının yürütücü organı haline gelmiştir. GKO’nin “en üst dört rütbeye sahip Irak ordusu askerlerinin hiçbir devlet işinde çalıştırılmayacağına dair 1’nolu kararı” bunlardan birisidir. Yaklaşık 30 bin civarında profesyonel askeri kapsayan bu kararı tüm Irak Ordusunun, özel kuvvet birliklerinin ve istihbarat servisinin terhis edilmesini öngören ikinci karar izlemiştir. Ne var ki Maliki ve ekibinin Sünnilere karşı ayrımcı tutumu devam etmiştir. 2010 seçimlerinde 6.500 kişilik aday listesinde yer alan Sünnilerden 499’unun adaylığı Baas bağlantısı vb. nedenlerle “Adalet ve Savunma Bilimleri Hesap Sorulabilirlik Komisyonu” tarafından iptal edilmiştir.[19] Sünni ağırlıklı Baas Partisi’nin yönetimden uzaklaştırılması, Sünnilerin de yönetimden uzaklaştırılması anlamına geliyordu. Potansiyel Iran etkisi yüzünden, ABD Şii gruplara da güvenmemekteydi. Lâkin işgalden sonra Şiiler Sünnilerden daha avantajlı konuma geldiler. Irak’taki Şii nüfusun fazlalığı bunun en önemli sebebi olmakla birlikte tek sebebi değildir. Irak’taki Baas rejimi özünde seküler ve Arap milliyetçisi bir yapılanmaydı. Saddam Hüseyin ve Baas Partisi, ülkedeki Şiilerle büyük oranda barışık durumdaydı. Rejimin son zamanlarına kadar ne Irak ordusunda ne de bürokrasisinde Sünni dominant bir teşkilatlanma kurulmamıştı. Uzun yıllar başbakanlık ve dışişleri bakanlığı yapmış, Saddam Hüseyin’in güvendiği isimlerden olan Tarık Aziz Hristiyan’dı. Birçok Şii de anahtar pozisyonlarda kendisine yer bulabiliyordu. Birinci Körfez Savaşı’nın ardından Baas Partisi’ndeki güvenlik endişelerinin artmasıyla birlikte Saddam Hüseyin’in çevresinde Sünnilerden oluşan bir grup belirmeye başladı. 1991 yılının başında Baas Partisi üyelerinin %36’sı Şii iken, 1991 yılının sonunda rakam %12’ye düşmüştür.[20] Rejimin son dönemlerinde Sünniler yönetimde baskın hale geldiler. ABD, Irak’ı işgal edince karşısında Sünnilerden oluşan asker ve bürokratlar grubu buldu. İşte bu yüzdendir ki Baas Partisi’nin tasfiyesi, Sünnilerin tasfiyesi anlamına gelmiştir. İşgalin sonrasındaki süreçte Irak’taki Şii gruplar bürokratik sistemde Sünnilerden açılan boşluğu doldurmuşlardır. Son dönem Baas Partisi üyelerinin siyaset yapmaları yasaklanınca, birçok güçlü isim ülkedeki Sünni silahlı organizasyonlara katılmak zorunda kalmıştır. İşgal sonrasında Kürtlerin durumu ise görece iyiydi. Erbil merkezli Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi güvenli bölge haline gelmişti. Ülke içindeki karışıklıklar Kuzey Irak’a sıçramamıştı. Baas rejiminin devrilmesinden sonraki ilk seçimlerle Irak merkezi hükümetinde Celal Talabani, Kuzey Irak’ta ise Mesut Barzani dönemi başladı. Kürtler ve Şiiler Irak merkezi hükümetinde ve Kuzey Irak yönetimlerinde etkili hale gelmişlerdi.[21] 30 Ocak 2005 seçimlerini Sünnilerin boykot ettiğini de belirtmek lazım. Ülkedeki en güçlü Sünni kuruluş Müslüman Âlimler Komitesi, siyasi sürece dâhil olmaları için yabancı askerlerin ülkeyi terk etmelerinin takvime bağlanması şartını öne sürmüştü.[22] Sünni nüfusun siyasi sürece katılması gerektiğini, boykotun çözüm olmadığını öne süren Adnan Duleymi gibi isimler de vardı ama boykot kararı ülke genelinde uygulandı.[23] Seçimlerin resmileştirdiği Irak yönetimindeki değişim ülkedeki yerel çatışmaların seyrini de değiştirdi. Sünni ve Şii gruplar yerel çatışmaların iki temel aktörü haline geldiler. Amerikan işgali Irak’a demokrasi getirememişti. Irak’ın güvenliği sağlanamayacak hale gelmişti.

Irak’taki mezhep temelli çatışmaların artmasında, ABD’nin uyguladığı ayrımcı politikaların yanında başka faktörler de etkili olmuştur. İlk olarak, Irak’ın işgali için öne sürülen nedenlerden bahsedilebilir. Birleşik Devletler hükümeti Irak’ın işgalinden önce Saddam Hüseyin’e ve Baas rejimine iki temel suçlama yöneltmişti. Birinci suçlama Irak’ın El-Kaide gibi uluslararası terör organizasyonlarına yardım ettiğiydi. El- Kaide Sudan’dan başlayarak, Afganistan’a kadar geniş bir bölgede faaliyet gösteren bir örgüt olarak Irak’ta da bir takım oluşumlarla ilişkiliydi. Yine de bu zayıf ilişki rejimin El-Kaide’ye aktif destek olduğu tarzındaki Amerikan iddialarını doğrulamamaktadır. ABD’nin Irak’a yönelttiği ikinci suçlama nükleer silah çalışmalarıyla ilgiliydi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın Nükleer silah çalışmalarıyla ilgili işgalden önce aldığı bir karar vardır. 8 Kasım 2002’de oy birliğiyle 1441 sayılı Karara imza atan Güvenlik Konseyi, Irak’ın, 687 sayılı olanı da dâhil olmak üzere daha önceden konuyla ilgili olarak alınmış bulunan Birleşmiş Milletler kararlarını maddi ihlal içerisinde bulunduğunu ve bunun devam ettiğini ifade etmiştir. Silahsızlanma ile ilgili yükümlülükleri için Irak’a son bir şans veren ve bunun için genişletilmiş bir denetim rejimi kuran Konsey, adı geçen ülkenin konuya ilişkin olan yükümlülüklerini ihlal etmeye devam etmesi halinde ciddi sonuçlarla karşılaşacağı konusunda uyarıda bulunmuştur.[24] Bush yönetiminin Birleşmiş Milletler tedbirlerinin sonuçlarını beklemeden bir işgale girişmesi iddiaların güvenilirliğiyle ilgili soru işaretleri yaratmıştır. Ek olarak İşgal sonrasında ABD eski Dışişleri Bakanı Colin Powell’in, ABD’nin Irak’la ilgili öne sürdüğü iddiaların gerçeği yansıtmadığını kabul ettiğini belirtmeliyiz.[25] Güvenilirliği tartışılan nedenlerle başlatılan Irak savaşı, Dünya kamuoyunda ve Müslüman kamuoyunda anti-Amerikancı fikirlerin güçlenmesine neden oldu. Bilindiği üzere IŞİD anti-Amerikancı fikirleri propaganda malzemesi olarak etkili bir biçimde kullanmıştır ve kullanmaktadır.

Irak’ta şiddetin artmasındaki bir diğer etken ise işgal sırasında yaşanan insan hakları ihlalleridir. Abu Gharib ve diğer cezaevlerinde mahkûmlara yapılan işkence görüntülerinin basına sızdırılması büyük tartışmalar yarattı.[26] Guantanamo uluslararası bir mesele haline geldi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Raportörü Martin Scheinin’in başkanlığında Guantanamo hapishanesinin kapatılması talebini içeren bir rapor yayınlamıştır.[27] Uluslararası Hukukun çiğnenmesi ve işlenen savaş suçları hem Iraklılar hem de dünya kamuoyu üzerinde negatif etki yarattı. ABD, Uluslararası Hukuku tanımayan bir ülke pozisyonuna düşmüştü. Britanya menşeli Opinion Research Business (ORB)’e göre savaş sırasında 110.000 Iraklı sivil hayatını kaybetti. Savaşın ardından ise toplam ölü sayısı ise 1.200.000’e ulaştı. [28] Irak’taki şiddet olayları Müslümanlar arasında anti-Amerikancı bir kamuoyu oluşmasına neden oldu.

Sonuç olarak, ABD’nin politikaları Irak içindeki düzensizliğin temel kaynağı olmuştur. Ülkedeki otorite boşluğu, anti- Amerikancı fikirler ve mezhepsel nefret IŞİD’in ortaya çıkması için verimli bir alan yaratmıştır. Anti-Amerikanizm IŞİD tarafından temel motivasyon malzemesi haline getirilmiştir. Etnik gruplar arasındaki ihanet suçlamaları ise otorite boşluğu ile birleşerek ülkede şiddetin artmasına neden olmuştur. Sünnilerin hoşnutsuzluğu çözülmesi gereken bir meseleydi. Suriye ile birlikte, etnik çatışmalar ikinci bir ülkeye yayılınca durum kontrol edilemez hale geldi.

 

IŞİD’İN SAHNEYE ÇIKIŞI

Irak-Şam İslam Devleti isim değişikliklerinden, farklı dillerdeki telaffuz ya da kısaltma farklarından dolayı günümüzde birçok farklı isimle anılmaktadır. “Irak El-Kaidesi”, “Irak ve Levant İslam Devleti” örgütün eski isimleridir. Hilafetin ilanından itibaren örgüt “İslam Devleti” ismini almıştır. DAEŞ, DAİŞ[29] gibi kısaltmalar ise örgütü İslami değerlerden dışlamak için siyasi nedenlerle tercih edilmektedir.

IŞİD’in öncülü örgütlerin ilki Jund al-Sham, Ebu Musap El-Zerkavi (Abu Musab al-Zarqawi) tarafından 1999 yılında Afganistan’da kurulmuştur. Taliban ve diğer cihadist örgütlerin Afganistan’da yenilgiye uğratılmasının ardından El-Zerkavi ve Jund al-Sham diğer cihadist gruplarla birlikte Irak’a taşındılar. El-Zerkavi Afganistan’dan ayrılmadan önce örgütün ismini El Tevhit Vel Cihat (Jama’at al-Tawhid Wal-Jihad) olarak değiştirmişti. Örgüt Irak’a taşındıktan sonra Şiilere karşı eylemlere başladı. Tevlit Vel Cihat 2004 yılında Usame Bin Ladin’in liderliğini yaptığı El-Kaide’ye katılarak isim değişikliğine gitti. Bu tarihten itibaren örgüt, Irak El-Kaidesi ismiyle anılmaya başlandı. Irak El-Kaidesi Şii camilerine ve örgütlerine, Amerikan askeri konvoylarına,  Irak Merkezi Hükümetine, yabancı diplomatlara ve Irak askerlerine karşı yaptığı saldırılarla adını duyurdu.[30]  Temmuz 2005 tarihinde dönemin örgüt lideri El-Zarkavi dört aşamalı bir plan yayınladı. Plana göre Irak’taki mücadele küresel ölçekli bir mücadeleye dönüştürülecekti. Hilafetin ilanı, İslam Devletinin kurulması, Irak’ın seküler komşularıyla ve İsrail ile mücadele planın dört temel ayağı olacaktı.[31]

Ocak 2006 yılında, Irak El- Kaidesi birkaç küçük grupla birleşerek “Mücahidin Şura Konseyi” adını aldı.[32] Aynı yıl Irak İslam Devletini kurduğunu ilan etti. 2010 yılında Ebu Bekir El Bağdadi (Abu Bakr al-Baghdadi) örgütün liderliğini üstlendi. 2012 yılına gelirken Irak’ta şiddet giderek arttı. 2013 yılında hayatını kaybedenlerin sayısı 2008 yılından beri ilk defa aylık ortalama 1000 sayısına ulaştı.[33]

29 Temmuz 2014 tarihinde Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) hilafeti ilan etti. Ebu Bekir El Bağdadi halife seçildi.[34] Örgüt bu tarihten itibaren İslam dünyasının politik, askeri ve dini liderliğinde hak iddia etmeye başladı. IŞİD Suriye ve Irak’taki toprak kazanımlarından sonra gücünü pekiştirip bölgede önemli bir aktör haline dönüştü.

Bu noktada IŞİD’in, El-Kaide’den neden ve nasıl koptuğuna değinmekte fayda var. El- Kaide çatı bir kuruluş olduğu ve merkezi denetimden yoksun olduğu için kendisine bağlı cihatçı örgütlerin üzerinde net bir kontrol mekanizmasına sahip değildi. El- Kaide’ye bağlılık cihatçı örgütler arasında meşruiyet ve saygınlık ölçüsüydü ama katı hiyerarşik yapılanmaya katılmaya hiçbir örgüt yanaşmıyorlardı. Her örgüt kendi bölgesinde kendi kararlarını rahatlıkla alabiliyordu. Örgütler ve yöneticiler arasında net bir hiyerarşik yapı yoktu.[35] Yakın zamana kadar Irak El-Kaidesi ismini almasına rağmen hem IŞİD hem de El-Nusra; El-Kaide ile buna benzer bir ilişki içindeydiler. Bağdadi’nin Irak El-Kaidesi Suriye ve Irak’ın büyük bölümünde kontrol sağlayınca, önce egemen bir devlet olduğunu iddia etti sonrasında ise hilafeti ilan etti. Giderek güçlenen IŞİD, gücünün verdiği özgüvenle El-Kaide ile bağlarını kasıtlı bir şekilde zayıflattı. Zamanla iki örgüt arasındaki ilişki onarılamaz hale geldi.

IŞİD ve El-Kaide’nin arasını açan ilk mesele El-Nusra oldu. Ebubekir El Bağdadi İslam Devleti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra El-Nusra’yı kendisine bağlamak istemiştir. İsteğinde başarılı olamayınca geri adım atsa da IŞİD’in asıl hâkimiyet mücadelesini El-Kaide ile değil de El-Nusra ile vermesi önemli bir detaydır. Bu durum El-Kaide’nin bölgedeki zayıflığının ilk göstergesi olmuştur. 2013 yılı için fetvalar dönemi diyebiliriz. 9 Nisan 2013’te Ebu Bekir El Bağdadi Suriye’deki El-Nusra’nın diğer adıyla Nusra Cephesi’nin kendilerine katıldığını ilan edince 10 Nisan 2013 tarihinde Nusra Cephesi lideri Ebu Muhammed Colan, Bağdadi’nin örgütüne katılmayı reddettiğini yine fetva ile açıkladı.[36] Arka arkaya gelen fetvalardan sonra 9 Haziran 2013 tarihinde Bağdadi son bir fetva ile IŞİD’in EL-Nusra ile birleşerek İslam Devleti ismiyle El-Kaide’ye bağlanacağını açıklasa da sorunu çözemedi. El Nusra; IŞİD ve El-Kaide arasındaki ilk ciddi anlaşmazlık olarak önemini korumaya devam etti.

IŞİD ile El-Kaide’nin savaş yöntemlerindeki fark da bahsedilmesi gereken bir noktadır. Stratejik amaçlar açısından IŞİD kendisinden önceki Cihatçı hareketlerden farklı nitelikler göstermektedir. Esasen IŞİD, EL-Kaide gibi söylemsel düzeyde Siyonistler ve Haçlılara karşı küresel mücadeleyi hedeflemiştir. Lâkin IŞİD’i, El-Kaide’den ayıran temel mesele jeopolitik amaçlarıdır. IŞİD; aktif olduğu bölgedeki Şii ilerleyişini engellemek, belli bir toprak parçasını kontrol etmek ve devletleşmek gibi hedeflere sahipti. Özellikle devletleşme meselesi IŞİD’i benzeri cihatçı örgütlerden ayırmaktadır.

IŞİD’in hilafeti ilan etmesi de El-Kaide ve IŞİD’in arasını açan önemli bir meseleydi. El Kaide, Bağdadi’nin halifelik iddiasını kabul etmedi. Hem El-Nusra hem de El-Kaide birçok bildiri ile hilafet ilanını meşru görmediklerini belirttiler. Hilafet konusu cihatçı örgütler arasında çatlaklara sebep olarak “Çift Kutuplu Cihat” meselesinin belirmesine neden olmuştur. Çünkü El-Kaide ve El-Nusra’ya bağlı bazı gruplar bulundukları örgütün açık kararına uymayarak IŞİD’i hilafet meselesinde desteklemeyi tercih etmişlerdir. El-Kaideli yöneticiler hilafet için henüz erken olduğunu defalarca dile getirmişlerdi.[37]

IŞİD’in cihat prensipleri de tartışma konusu yapıldı. El Kaide’ye göre IŞİD’in saldırı biçimi ve hedef seçimi yanlıştı. Şiilerin genelini hedef alan saldırılar, El Kaide tarafından Müslüman ümmeti hedef aldığı gerekçesiyle meşru görülmedi.[38] Camilerin ve Pazar yerlerinin bombalanması da yine El-Kaide tarafından kınandı. 2014 yılında El-Kaide IŞİD ile hiçbir ilişkisinin kalmadığını yayınlayarak, IŞİD saldırılarının sorumluluğunu kabullenmemiştir.[39]

IŞİD ve El-Kaide arasındaki bağları koparan son mesele ise Suriye ve yine El-Nusra ile alakalıdır. El-Kaide’li yöneticiler, IŞİD’in Suriye’ye geçmesini istemediler. Kendilerine daha sadık gördükleri El-Nusra’nın Suriye’deki varlığını, başıboş hareket eden, yöntemleri beğenilmeyen IŞİD’in varlığına tercih ettiler. IŞİD’in Suriye’ye geçişi ve akabinde daha önce bahsettiğimiz gibi El-Nusra’yı kendisine bağlama çabaları iki örgüt arasındaki ipleri kopartan en önemli mesele olmuştur ki daha sonraki süreçte El-Nusra ile IŞİD birbirlerine karşı savaşmışlardır.[40] Böylece IŞİD, El-Kaide ile maddi ve manevi bütün bağlarını koparmış ve bağımsız bir aktör olarak ortaya çıkmış oluyordu.

 

SURİYE İÇ SAVAŞI VE IŞİD’İN ROLÜ

Suriye İç Savaşı 2011 yılında Arap Baharı protestolarının Suriye’ye sıçramasıyla başladı. Çatışmaların kıvılcımı Esad rejiminin protestoculara uyguladığı orantısız şiddetle ateşlenmişti. Çatışmaların ilk döneminde Suriye Ordusunun sert tutumu dünya kamuoyunda Esad karşıtı seslerin yükselmesine neden oldu. Suriye ordusu ile savaşan muhalif gruplar yurt dışından destek görmeye başladılar. Çatışmaların ilk zamanlarında ABD ılımlı-radikal ayrımı gözetmeksizin birçok muhalif gruba maddi yardımda bulunmuştu. Türkiye bu noktada önemli bir pozisyonda duruyordu. Dönemin başbakanı Recep Tayip Erdoğan, Suriye devlet başkanı Esad’a karşı sert ithamlarda bulunmaya başladı ki Erdoğan’ın bu tutumu önceki deneyimlerin bir sonucuydu. Arap Baharının Tunus, Libya ve Mısır’da iktidar değişimiyle son bulması Türkiye hükümetinin Suriye’nin geleceği hakkında yanlış öngörülerde bulunmasına neden oldu. Esad rejiminin kısa zamanda devrileceğini düşünen Türkiye dış politikasını bu öngörüye göre şekillendirmişti. Esad sonrası Suriye’de masada olmak isteyen Ankara, Şam yönetimini erken bir zamanda karşısına aldı. Türkiye Esad rejimine karşı savaşan El-Nusra gibi cihatçı gruplara açıktan destek vermeye başladı.[41]

Henüz Suriye İç Savaşı’nın başlarında Esad rejimine karşı savaşan iki grup ön plana çıkmıştır; İslami Cephe ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO). 2012 yılında ÖSO’nun Halep’e düzenlediği saldırı ve rejim güçlerinin art arda yenilgiye uğratılması Esad’ın müttefiklerinin iç savaşa müdahale etmelerine neden oldu.[42] Hizbullah’ın 2013 yılında Suriye Ordusunu desteklemek amacıyla sahaya inmesiyle çatışmalar farklı bir boyuta taşındı. Irak-Şam İslam Devletinin Suriye iç savaşına müdahil olması yine bu dönemde gerçekleşmiştir. Sınır ötesi Şii desteğine karşı, sınır ötesi Sünni grupların da yardıma gelmesi gerektiği söylemsel düzlemde tartışılmaya başlanmıştı. IŞİD’in yöneticileri bu tartışmaları meşruiyet aracı olarak kullandılar ve Suriye iç savaşına dâhil olmakta gecikmediler.[43]

Bu noktada Suriye ve Irak halkının içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal sorunlardan ve IŞİD’in çözüm odaklı politikalarından bahsetmeliyiz. Muhalif gruplar rejim güçlerine karşı zaferler kazansalar da ele geçirdikleri bölgelerde ekonomik ve toplumsal sorunları çözemediler. Merkezi bir yönetimin sağlanamaması ve başıbozukluk muhalif grupların yönetimindeki bölgelerde giderilemeyen hayati sorunlardı. Temel ihtiyaçların dahi karşılanamaması ve düzensizlik göze çarpan bir husus olarak IŞİD yöneticilerinin dikkatlerini çekti. IŞİD, El-Kaide düzleminde küresel amaçları olan bir örgüt olmasına rağmen devletleşme sürecinin önemini bu dönemde fark etmiştir. Ele geçirdiği bölgelerde otoriteyi hızlı bir şekilde sağlamak IŞİD’in önceliği haline geldi. Söylem düzeyinde küresel cihat idealini terk etmese de pratikte devletleşme IŞİD’li yöneticiler için önem kazandı. ÖSO’nun temel amacı Esad rejimini devirmek iken IŞİD ele geçirdiği bölgelerde düzeni sağlamayı amaç edinmişti.[44] Bu noktada halka baskı kuran ve yağma yapan yerel baronların halka açık alanlarda idam edilmesi IŞİD’in vizyonunu göstermesi açısından önemli bir husustur.[45] Suriye ve Irak halkı elektrik ve su gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını ve şeriat hukukunu Amerikan demokrasisine tercih etmiştir. Bu da demokrasi promosyonun sonu demek oluyordu.

IŞİD, Irak merkezli bir örgüt olmasına rağmen gelişimini Suriye’de gerçekleştirdi. Esad’a karşı savaşmaya başlayan IŞİD taktik değiştirerek diğer muhalif gruplarla da çatışmaya başlamıştır. 2014 yılında, örgüt Suriye’nin önemli bir kısmını kontrol etmeyi başardı. Daha önce belirttiğimiz gibi IŞİD’in ortaya çıkışı Irak işgalinin bir sonucuydu. Irak’ın İşgalinin yarattığı elverişli ortamı iyi değerlendiren IŞİD, Suriye İç Savaşında da taşlarını iyi oynadı. Yaratılan düşman IŞİD bölge ülkelerinde ve küresel ölçekte tahmin edilemeyecek boyutta sorunlara yol açtı. Esad’ın devrilmesi uğruna ABD ve müttefiklerinin Suriyeli cihatçı örgütlere verdiği kontrolsüz destek IŞİD’in daha da güçlenmesine neden oldu. Bahsi geçen yardım ile IŞİD durdurulaması zor hale geldi.[46]

 

AMERİKAN DIŞ POLİTİKASINDA DEĞİŞİM

Irak’ta giderek artan şiddet ve düzensizlik ABD’yi değişime zorladı. Kontrolü kaybetmek üzere olan Washington yönetimi, bir takım yeni adımlar attı. İlk olarak 2006 yılında Irak’taki asker sayısında artışa gitti.[47] Asker sayısındaki artış gelecek reformlar için temel oluşturacaktı. Birliklerin arttırılmasının ardından Washington Sünni grupların sisteme entegre olmaları için stratejiler geliştirmeye başladı. Sahva organizasyonu isimli pro-Amerikan kuruluş ABD desteğiyle kuruldu. Çeşitli Sünni gruplar aynı dönemde El-Kaide’ye karşı ABD’nin yanında savaşmaya başladılar. Sünni gruplardan olumlu geri dönüşler alan ABD ardından Şii gruplara karşı yatıştırıcı politikalar geliştirmeye başladı. Irak’ta mücadele eden önemli Şii örgütlerden biri olan Mehdi Ordusu ateşkese razı edildi.[48] ABD’nin yeni politikası önceki hatalardan alınan derslerin üzerine kurulmuştu. Yeni politikada hem Şii hem de Sünni gruplar hesaba katılmaktaydı.

Yeni politikaların sonuçları ise tartışmaya açıktır. En belirgin sonuç olarak Irak’taki Kürtlerin öneminin azalması gösterilebilir. Ayrıca Göreli istikrarın sağlanması ABD’ye Irak’tan çekilmesi için bir alan sağlamış oldu. Geçici barış dönemiyle birlikte Amerikan ordusunun Irak’tan çekilmesiyle ilgili tartışmalar ortaya atılmıştı ama çekilişin gerçekleşmesi için Obama yönetimini beklemek gerekecekti. Seçim vaadinin doğrultusunda 2009 yılında Obama Amerikan ordusunun Irak’tan çekileceğini duyurdu. 2011 yılında geri çekilme tamamlandı. Sadece az miktarda Amerikan askeri güvenliği sağlamak amacıyla Irak’ta kaldı. Ne yazık ki bahsi geçen politikaların etkisi Irak açısından geçici olmuştur. Irak içinde radikal Sünni silahlı gruplar güçlerini koruyarak varlıklarını devam ettirdiler. Suriye iç savaşı ile birlikte yeni politikaların etkisi tamamen kırılmıştır. Suriye’nin, Radikal İslamcı gruplar için önemli bir oyun alanı haline gelmesiyle Irak’taki mezhep çatışmaları şiddetlenerek bölgeye yayıldı. 2016 itibari ile IŞİD, Irak ve Suriye’nin önemli bir kısmını kontrol etmektedir. Belli bir toprak parçasındaki mutlak egemenliğe sahip olması IŞİD’i diğer terör örgütlerinden ayırmaktadır. Özellikle petrol zengini bölgelerdeki mutlak kontrol, IŞİD’e büyük imkânlar sağlamaktadır. Günümüzdeki durum gösteriyor ki Irak’taki gözden geçirilmiş Amerikan politikaları istenilen etkiyi gösterememiştir.

 

IRAK’IN İŞGALİNE NEO-KONSERVATİF BAKIŞ

Neo-Konservatism ya da yeni muhafazakârlık 1960’larda ortaya çıkmış bir dünya görüşüdür. Wilsonculuk ve realizm ana akım ideolojiler olarak yeni muhafazakârlığı etkilemiştir. Bu açıdan Fukuyama’nın yeni muhafazakârlığı tanımlamak için ortaya attığımı “Wilsoncu Realizm” terimi uygun bir isim olacaktır.[49] Ayrıca yeni muhafazakârcılar neo-realism’in militarizm, önleyici saldırı gibi kavramlarını da kabul etmişlerdir. Soğuk savaş sonrası uluslararası politikanın ABD tarafından domine edildiği, Amerikan üstünlüğünün her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği yeni muhafazakârcılar tarafından sıkça dile getirilen bir idealdir. Demokrasi ve özgürlüğün Amerikan değerleri olduğu, ABD’nin ilk demokratik hegomon devlet olduğu yeni muhafazakârcı iddialardır. Bahsi geçen ayırıcı özellikler Amerikan istisnacılığı olarak kavramsallaştırılmıştır. Ek olarak Amerikan değerlerine ve kimliğine özel bir önem veren yeni muhafazakârlık için Hristiyan inancının önemli bir kurum olduğunu belirtmeliyiz.[50]

Yeni muhafazakârcılar için Orta Doğu özel bir konumdadır. Demokratik bir Ortadoğu, Yeni muhafazakârcı vizyonun dünyaya yayılması için atlama taşı olabilirdi. ABD kendi özel değerlerini Ortadoğu’ya yaymalıydı. Bunun içinde otoriter rejimlerin devrilmeleri gerekiyordu. Irak ve Iran haydut ülkeler olarak tanımlanmışlardı ve bu ülkelerin demokrasiye ihtiyaçları vardı. ABD, haydut devlet Irak’ın teröre verdiği desteği engellemeli ve Saddam’ı koltuğundan indirmeliydi. Bahsi geçen yeni muhafazakârcı fikirler Irak’ın işgalinin fikri alt yapısını oluşturmuştur.[51]

Bizim çalışmamız için yeni muhafazakârcı fikirlerin dini taraflarını incelemek yararlı olacaktır. ABD Irak’a demokratik kimliğinin yanında, Hristiyan kimliği ile de gitmiştir. George W. Bush çevresindeki yeni muhafazakarcı danışmanların etkisiyle işgal öncesinde ve işgal sırasında Şeytan ve Tanrı arasındaki mücadeleye atıflarda bulunmuştur. Irak’ta savaşan Amerikan tanklarına Haçlı komutanlarının isimleri verilmişti. Felluce’deki çatışmalar sırasında hoparlörlerden Metallica şarkıları çalınmıştı. Bahsi geçen olaylar Müslüman kamuoyu tarafından Irak’ın işgalinin dinler arası bir savaş olduğu fikrinin yerleşmesine sebep oldu. Yerleşen bu bakış açısı terörist organizasyonların taraftar ve üye toplamalarına yardımcı oldu. Radikal İslamcılık bölge ülkelerinde popüler hale geldi. Sünni Müslümanlar ve Yezidiler, Hristiyanlar gibi gayrimüslimler arasındaki çatışmaları bu bağlamda yorumlamak faydalı olacaktır.

 

OBAMA İLE DEĞİŞEN AMERİKAN POLİTİKALARI

Barack Hussein Obama 20 Ocak 2009 yılında büyük umutlarla göreve başladı. Obama’nın seçim sloganı “Yes, We Can ve “Change” idi.[52] Değişim vaadi ile Başkan seçilen Obama, Amerikan kamuoyunda ve dünya kamuoyunda değişim umutlarını yeşertmişti. Obama’nın ilk yurt dışı seyahatlerinde Ankara ve Kahire’ye öncelik tanıması bu açıdan önemlidir. Kahire ve Ankara’daki meclis konuşmalarında Obama Müslümanlara karşı bir savaşın içinde olmadıklarını özellikle vurgulamıştı.[53]

Obama seçim döneminde verdiği söz doğrultusunda Amerikan ordusunun Irak’tan 18 ay içinde çekileceğini 2009 yılında duyurdu. Plana göre Ağustos 2010’a kadar 90.000 asker Irak’tan çekilecek ve 50.000 asker Irak güvenlik güçlerin eğitmek için ülkede kalmaya devam edecekti.[54] Daha önce belirttiğimiz gibi, Sünni gruplara Irak hükümeti içinde yer verilmesi ve ülke içindeki silahlı gruplarla iş birliğine gidilmesi ABD’nin Irak’tan çekilme sürecini hızlandırmıştı. Yumuşak güç Obama döneminde ABD’nin Orta Doğu politikasının mihenk taşı olmuştur. Irak’ta uzlaşı çabaları Obama döneminde daha da önem kazanmıştır. Buna karşın Irak’ta şiddetin kısa bir aranın ardından tekrar yükselişe geçmesi, Obama ve politikalarının etkisiz kalması dünya kamuoyunun aklında bazı soru işaretleri yarattı. Obama’nın Orta Doğu politikasının sorgulanmasının yanında “Gerçekten bir Orta Doğu politikası var mı?” tarzında sorular sıkça dile getirilmeye başlandı. Tabi bu kafa karşılıklılığının bir nedeni de Obama’nın yumuşak gücün yanında sert gücü de kullanmasıdır. Akıllı güç diye de tarif edilen bu yeni güç çeşidi sahaya Irak, Afganistan ve Pakistan’da yansımıştır. Irak’ta yumuşak güç kullanan Washington yönetimi; Afganistan ve Pakistan’da sert güç kullanarak teröre karşı küresel savaşa ara vermeden devam etmiştir.[55] Usame Bin Ladin’in Obama başkanlığı döneminde yakalandığını hatırlatmamızda fayda var.

ABD 2011 yılından itibaren Orta Doğu’daki sorunlara doğrudan askeri müdahele uygulamama politikasını hayata geçirdi. Suriye ve Irak’taki IŞİD kontrolü ve yaşanan insanlık dramı Obama’yı bu politikasından caydıramadı. Suriye muhalefetine yapılan dolaylı yardım sahada durumu değiştiremedi. ABD’nin mümessili olduğu Ortadoğu’daki karmaşaya ABD’den ilk ciddi tepki Yezidilerin Sincar dağlarında yaşadığı açlık ve sefaletin ardından geldi.[56] Bu husus bölge Müslümanları arasında batının Müslüman olmayanlara karşı daha hassas olduğu algısının yayılmasına neden olmuştur.

Irak’tan çekilme kararının erken alındığına dair tartışmalar da IŞİD’in ilerleyişinin ardından tekrar gündeme geldi. Irak’taki askeri ve siyasi yapıyı kökünden değiştiren ABD, Baas rejimin kurumlarının yerine yeni kurumlar koyamadı. Irak içinde yaşanan bu kurumsallaşamama durumu IŞİD’in büyümesi için uygun bir ortam hazırladı. ABD’nin elindeki tek başarılı proje olan Kuzey Irak Kürdistan yönetiminin IŞİD karşısında aciz duruma düşmesinin ardından ABD’nin verdiği tepki bahsettiğimiz hususlar çerçevesinde değerlendirilebilir.

Obama yönetimi Irak ve Suriye’de temkinli davranmayı tercih etti. Bunun nedeni olarak ABD’nin yeni bir sıcak çatışmadan kaçınması gösterilebilir. Irak ve Suriye’deki Amerikan pasifizmi kendi yarattığı sorunları çözemedi. Obama’nın çabaları bu doğrultuda etkisiz kaldı dersek yanlış bir yorum yapmamış oluruz.

 

SONUÇ

2003 yılındaki Irak işgaline giden süreç 11 Eylül 2001 yılında ABD’nin New York kentinde gerçekleştirilen terör saldırılarıyla başlamıştır. Afganistan’ın işgali 7 Ekim 2001 yılında gerçekleşmiş ve teröre karşı silahlı mücadelenin ilk adımı atılmıştır. Afganistan’ın işgali sürerken 17 Eylül 2002’de PATRIOT Act, Birleşik Devletler Milli Güvenlik Strateji Belgesi, yayınlanmıştır. PATRIOT Act teröre karşı ulusal düzeyde alınacak önlemleri belirtiyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetlerinin Irak’ı işgali ise 20 Mart 2003 tarihinde gerçekleşti. Irak’ın işgali ve işgalin ardından uygulanan politikalar Irak’taki dengeleri değiştirmiştir ve uluslararası boyutta insani krizlere neden olmuştur. İşgalin ardından oluşan otorite boşluğundan yararlanan IŞİD güç devşirmiş ve insani krizlerin temel kaynağı hale gelmiştir. İkinci olarak Irak’ta teşkilat yapısı büyük oranda Sünnilerden oluşan Baas partisinin tasfiyesinden bahsetmeliyiz. Eski Baasçılar yeni kurulan Sünni yoğunluklu paramiliter gruplara katılarak ülkedeki terör sarmalını daha da içinden çıkılmaz hale getirmişlerdir. Yeni kurulan Irak merkezi hükümeti de Sünnileri sistemden dışlama politikasına devam ettirince sorun uzun döneme yayılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak İşgali süresince uluslararası hukuku çiğnemesi ve Müslüman halkın değerlerine saygı göstermemesi ise bölgedeki anti-Amerikancılığı tetiklemiştir. Çalışmamızın temel odak noktası olan IŞİD, anti-Amerikancılığı propaganda malzemesi haline getirmiş ve bu yolla militan devşirmiştir. Bölgede hukukun ve düzenin olmaması da yine IŞİD’in fırsata çevirdiği bir meseleydi. Kendisinden önceki cihatçı grupların aksine IŞİD elde ettiği topraklarda düzen sağlamış, devletleşme girişiminde bulunmuş ve hukukun üstünlüğünü (rule of law) tahsis etmiştir. Bunun sonucu olarak ele geçirdiği şehirlerde uzun süre kalabilmiştir.

Çalışmamız 2003 Irak İşgalinin uzun dönemi etkileyen sonuçları üzerinde durmuş ve bölgedeki gelişmeleri bu perspektiften değerlendirmeye çalışmıştır. Uygulanacak yeni politikalar geçmiş hatalardan alınacak derslerle belirlenmeli ve çözüm bu şekilde aranmalıdır.

[1] “Uday ve Kusay Hüseyin’in Yerini Bildiren Kişiye 30 Milyon Ödenecek”, Amerikanın Sesi, 1 Ağustos 2008, s. 1.

[2] James Rodgers, “Capturing Saddam Hussein: How the Full Story Got Away, and What Conflict Journalism Can Learn From It”, London Metropolitan University, 2011, s. 180.

[3] Red Dawn (Kızıl Şafak) operasyonu ismini 1984 yapımı Hollywood filminden almıştır.

[4] “Saddam’ı ilk yargılayan hâkim konuştu”, Habertürk, 2 Ocak 2007, s. 1.

[5] Michael J. Kelly, Journal of Genocide Research: The Anfal Trial against Saddam Hussein, Londra, Routledge, 2007, s. 235- 242.

[6] Tarihi Değiştirenler, “Saddam İdam Kararını Böyle Karşıladı”, 7 Mayıs 2012, https://www.youtube.com/watch?v=5hCYtwMybkI (Erişim Tarihi 19 May 2015).

 

[7] “Saddam, Temyize Başvurdu”, Hürriyet, 3 Aralık 2006, s. 1.

[8] “Saddam Hüseyin İdam Edildi”,  DW, 30 Aralık 2008, s. 1.

[9] “Judge who sentenced Saddam Hussein to Death is Captured and Ecexuted by ISIS”, Dailymail, 22 Haziran 2014.

[10] Ferhat Pirinçci, “Saddam Dönemi İstihbarat ve Güvenlik Örgütlerinin Irak’ta ki Sünni Direnişe Etkisi”, Avrasya Dosyası, cilt12, sayı3, 2006.

[11] Cehrisi Matz, “Libraries and the USA PATRIOT Act: Values in Conflict”, Journal of Library Administration, 2008, s.  69-85.

[12] Tina Ebenger, “The USA PATRIOT Act: Implications for Private E-Mail, Journal of Information Technology and Politics, 2008, s. 47-62.

[13] Şule Şahin,“11 Eylül 2001 Sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu Politikası“, Ankara: Gazi Üniversitesi, 2006, s. 29.

[14] “How many people were killed on 9/11?”, BBC,  9 Eylül 2011.

[15]Hiçbir zaman unutmayacağız.

[16] “Iraq War: 2003-2011”, Encyclopedia Britannica, 11 April 2016, s.1.

[17] Deepa Kumar, “War Propaganda and the (AB) uses of Women: Media Construction of the Jessica Lynch Story”, Feminist Media Studies, 2007, s. 298-310.

[18] ABD Halkı: Irak’ta Batağa Saplanacağız, Milliyet, 23 Ağustos 2003, s.1.

[19] Şemsettin Erdoğan ve Ergün Deligöz, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD): Gücü ve Geleceği, Savunma Bilimleri Dergisi, Cilt 14, Sayı 1, s. 8-9.

[20] Amatzia Baram, Saddam’s Power Structure: Tikritis Before, during and After the War, The Adelphi Papers, 2003, s. 105.

[21] Bill Park, The Kurds and post-Saddam Political Arrangements in Iraq, The Adelphi Papers, 2006, s.30-48.

[22]“Seçimi Boykot Eden Sunniler Siyasi Sürece Dahil Olmak İstiyor”, Zaman, 22 Şubat 2006, s. 1.

[23]Adnan Duleymi bahsi geçen dönemde Sunni Vakfı isimli kuruluşun liderliğini yapmaktaydı.

[24] M. Merdan Hekimoğlu, “ABD’nin Irak İşgaline Uluslararası Hukuk Açısından Eleştirel Bir Bakış”, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt 9, Sayı 34, s. 75-76.

[25] Daniel Bates, “Colin Powell was lied to and used by George Bush to add credibility to invasion of Iraq”, Daily Mail, 30 Şubat 2011.

[26] “Iraq Prison Abuse Scandal Fast Facts”, CNN, 27 Mart 2015.

[27] Claudia Aradau, “Guantanamo and the other exception” , Routledge, 2007, s. 489-499.

[28] Danny Katch,  “One Million Dead”,  Socialist Worker, 30 Ocak 2012.

[29] Arapça; “ad-Dawlah al-Islamiyah fil-‘Iraq wa ash-Sham”.

[30] Daniel Byman, Al Qaeda, The Islamic State, and the Global Jihadist Movement: What everyone needs to know?, New York, Oxford University Press, 2015, s.180-184.

[31] Whitaker, Brian, “Revealed: Al-Qaida plan to seize control of Iraq”,  The Guardian,  19 September 2014.

[32] Silm ve Bouchaib, Jihadis in Iraq: did al Zarqawi resign?, Nanyang, Nanyang Technological University Press, 2006, s.2.

[33] “Syria Iraq: The Islamic State militant group”, BBC, 2 Ağustos 2014.

[34] Ahmed S. Hashim, “The Islamic State: From al-Qaeda Affiliate to Caliphate”, Middle East Policy, Cilt. 21, 2014, s. 69-83.

[35] Isaac Kfir, “Al- Qaeda: from Global network to local franchise”, Routledge, Cilt 7, No 3, 2013,  s. 200-205.

[36] “IŞİD-El Kaide çekişmesi”, Aljazeera, 7 Ağustos 2014.

[37] Aaron Y. Zelin, “The War between ISIS and al-Qaeda for Supremacy of the Global Jihadist Movement”, The Washington Institute for Near East Policy, 2014.

[38] “Ebu Muhammed el Makdisi’nin IŞİD Röportajı”, İslahhaber, 8 Şubat 2015.

[39] Aaron Y. Zelin, Al-Qaeda Disaffiliates with the Islamic State of Iraq and al-Sham, The Washington Institute, Şubat 2014.

[40] Ferhat Beşiroğlu, “El Kaide- IŞİD Kopuşu ve Yeni IŞİD, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü”, 2014, s.1.

[41] Özlem Demirtas-Bagdonas, “Reading Turkey’s Foreign Policy on Syria: The AKP’s Construction of a Great Power Identity and the Politics of Grandeur”, Routledge, 2014, s. 140-152.

[42] Sinan Hatahet, “Suriye’de IŞİD”, Orsam Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi”, No 20, s. 5.

[43] Marisa Sullivan, Hezbollah in Syria, Middle East Security Report, Institute for the Study of War, 2014.

[44] Aymenn Jawad Al-Tamimi, “The Dawn of the Islamic State of Iraq and ash-Sham”, Middle East Forum, Ocak 2014.

[45] Sinan Hatahet,  Suriye’de “IŞİD”, Orsam Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, Şubat 2015, s. 8.

[46] “Syria: The story of the conflict”, BBC,  12 Mart 2015.

[47] Karen A. Faste, America Respons to Terrorism: Conflict Resolution Strategies of Clinton, Bush and Obama, New York, Palgrave Macmillan, 2011, s.68.

[48] Safa Rasul al-Sheikh ve Emma Sky, “Iraq since 2003: Perspectives on a Divided Society”, Routledge, 2011, s. 119-142.

[49] Ben J. Wattenberg, Fighting Words: A Tale of How Liberals Created Neo-Conservatism, New York, St Martin’s Press, 2008, s. 12.

[50] Michael Northcott, “An Angel Directs the Storm: The Religious Politcs of American Neoconservatism”, Routledge, 2015, s. 137-158.

[51] Maria Ryan, “Exporting Democracy? Neoconservatism and the Limits of Military Intervention, 1989-2008, Routledge, 2010, s. 491-515.

[52] “Barack Obama’s New Hampshire Primary Speech”,  The New York Times, 9 Ocak 2008.

[53] Shahram Akbarzadeh, America’s Challenges In the Greater Middle East: The Obama Administration’s Policies, Palgrave Macmillan, 2011, s. 4

[54] Shahram Akbarzadeh, America’s Challenges in the Greater Middle East: The Obama Administration’s Policies, Palgrave Macmillian, 2011, s. 3.

[55] Joesph S. Nye, “ Smart Power”, New Perspectives Quartely, Cilt 26, No 2, 24 Nisan 2009, s. 7-9.

[56] Alice Su, “No Escape from Sinjar Mountain, Foreign Policy, 4 Kasım 2014.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s