Michael Heberer, Osmanlıda Bir Köle: Brettenli Michael Heberer’in Anıları 1585- 1588 (İstanbul, 2003)

Brettenli Michael Heberer; Osmanlı İmparatorluğundaki esaret anılarını 1610 yılında Heidelberg’te okuyucuya sundu. Kitap 1747, 1748 ve 1751 yıllarında Pfalz Robinsonu ismiyle basılınca Avrupa’da dikkat topladı. Eserin Türkçeye kazandırılması 393 yıl sonra gerçekleşti. Heberer’in eseri Suraiya Faroqhi’nin önerisiyle, Türkis Noyan tarafından 2003 yılında Türkçeye çevrildi ve Kitap Yayınevi tarafından basıldı. Esas ismi Aegyptiaca Servitus[1] olan eser Avrupalı, eğitimli bir kölenin gözünden 16.Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunu anlatması açısından önemlidir. İyi derecede İtalyanca, Fransızca, Eski Yunanca, Almanca ve Latince bilen Heberer Osmanlı ülkesinde iletişim açısından hiçbir sıkıntı çekmemiştir. İletişim sıkıntısı çekmeyen Heberer; kölelik hayatını, Osmanlı toplumsal yapısını, etrafında cereyan eden olayları daha iyi gözlemlemiştir. Yazarımız Türkler ve Araplarla denizciler arasında sıkça kullanılan Lingua Franca dili ve bizzat Türkçe ile anlaşmıştır. Gözlemlerini tarafsız bir şekilde kâğıda döktüğünü iddia eden Heberer; hırsızlık gibi, fiziksel acziyeti gibi kendisi açısından küçük düşürücü durumları okuyucuya naklederek iddiasını güçlendirmiştir. İncelediğimiz eseri özel kılan başka bir husus; küreğe vurulan Heberer’in İmparatorluk başkenti İstanbul olmak üzere Osmanlı ülkesindeki Trabzon, İskenderiye, Kahire, Beyrut, Kudüs, Selanik gibi önemli şehirleri ziyaret etme imkânı bulmasıdır. Eğitimli bir köle olarak ki özgürlüğünü de eğitimi sayesinde kazanmıştı, Heberer ziyaret ettiği şehirlerin tarihleri ve dönemsel özellikleri hakkında da çeşitli bilgiler sunmuştur. Heberer elinden geldiği kadar belgeler ile konuşmaya çalışmış azat belgesi başta olmak üzere, Fransız elçiliğinden ve bölge kadılarından aldığı pasaportları diğer belgelerle birlikte naklen ya da çeşitli dillere çevirerek okuyucuya sunmuştur. Heberer’in gözlemlerine kişisel yorumlarını eklemesi kitabını ilginç kılmaktadır. Rum kadınların giyimini beğenmediğini, Müslüman kadınları takdir ettiğini söylerken, İstanbul’da sokakların çok pis olduğunu yazmayı da ihmal etmemiştir.[2] 16. Yüzyıl Avrupası’nda söylendiği üzere eşcinselliğin ve zinanın Osmanlı’da çok yaygın olduğu hurafesini dindar bir Avrupalı olarak reddetmiş, Osmanlı’da hukukun çok iyi işlediğini, suç ve ahlaksızlığın az olduğunu söyleyebilmiştir. Brettenli Heberer’in kitabı 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte milliyetçilik öncesi Avrupa’nın sosyal yapısını da okuyucuya sunmuştur. Heberer Alman bir esir olmasına rağmen Fransız elçiliği tarafından kurtarıldı. Alman elçi Dr.Betz, Heberer’i defalarca geri çevirirken İngiliz ve Fransız elçiliği kendisine yardımcı olmuştu. Heberer yaşadığı olaylara Alman kimliği ile değil önce Hristiyan sonra ise Kalvinist[3] kimliği ile yaklaşmıştır. Heberer tam anlamıyla devrinin adamıydı. Kitabını kıymetli kılan da yazarın bu özelliğidir.

Heberer’in yaşadığı olaylara Hristiyan kimliğiyle yaklaşması dikkat çeken önemli bir husustur. İncil’e atıfta bulunarak Mısır’ı demir eritme ocağını benzetmiş, kurtuluşunu İsa Peygambere bağlamış, hemen hemen karşılaştığı her mekânı ve olayı Hristiyan bakış açısıyla yorumlamıştır.[4] Tabi bu durum kitabını ithaf ettiği efendisi Pfaltz Kontu Ludwig’e iyi bir Hristiyan olduğunu göstermek için yapılmış bir gösteriş de olabilir.  Yazar böyle bir gösterişe ihtiyaç duyabilirdi çünkü efendisi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan bir Malta Şövalyesi idi. Heberer kitabında Müslümanları kâfirler olarak nitelendirmekten belki de bu yüzden çekinmemiştir. Osmanlıyı kâfir olarak nitelendiren Heberer bu yolla efendisini ve efendisinin mücadelesini övmüş oluyordu. Kitabın Pfaltz Kontu Ludwig’in ricası üzerine yazıldığını hatırlatmakta da fayda var. Heberer anılarını yazarken, geniş kitlelere ulaşacağını düşünmemiş olsa gerek. Yine de yazarın mezhep savaşlarının sıkça görüldüğü Avrupa’dan, Marsilya’dan da Protestan kıyımı yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı, gelmesine rağmen Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kapsayıcı bir Hristiyan bakış açısıyla yaklaşabilmesi ilginçtir.

Heberer kitabında Müslümanların forsalara verdiği sadakalardan da söz etmiştir. Gardiyanlar sadakalara dokunmuyor, yapılan yardımlara izin veriyorlardı. Forsalar aldıkları sadakalar ile geçimlerini sağlayabiliyorlardı. Sadaka denilen yardımlar kadınlardan da gelmekteydi. Padişahın eşi hac dönüşü Heberer’in kürek çektiği kadırgada yolculuk etmiş, kölelere birçok ikramda bulunmuş, gemi kaptanını kölelere eziyet ettiği gerekçesiyle azarlamıştı.[5] Osmanlı toplumunda hayır yapmak isteyen kadınların eşlerinden izin almadıkları bilinen bir durumdur. Sadaka veren Müslümanların, Hristiyan kölelerden dua istemeleri de ilginç bir noktadır. Nezaket icabı da olsa Müslümanların gayrimüslimlerden dua istemeleri 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu toplumsal yapısını anlamamız açısından önemlidir.

Yazarımız Osmanlı İmparatorluğunda hırsızlığın ağır cezalandırıldığını söylemekle birlikte kölelerin ufak hırsızlıklarına göz yumulduğunu belirtmiştir. Öyle ki esirler yeni bir kadırganın suya indirilmesi şerefine ayrılan kurbanlık danayı çalıp, tutuklu oldukları yerde kesip yemişler, halk ise bu olanlara sadece gülmüştür. Heberer halkın kayıtsız kalışı hakkında yorum yapmamıştır lâkin kitabının başka bir bölümünde Osmanlı’da etin ucuzluğundan bahsetmiştir. Halkın olumlu tepkisi ülkedeki refah düzeyiyle açıklanabilir. Yazar esirlerin et çalmalarına kasapların göz yumduğunu hatta komşu kasap eğer bir esirin et çalmakta olduğunu fark ederse, kasap arkadaşını oyaladığını, hırsızlık bitince de eti çalınan arkadaşıyla dalga geçtiğini okuyucuya nakletmiştir. Hırsızlığın ağır cezalandırıldığı ülkede karın tokluğuna çalışan kölelere karşı halk nezdindeki olumlu yaklaşımı Heberer’in eserinde görebiliyoruz.

Heberer yazdığı kitap ile Osmanlı’daki forsaların durumuna ışık tutmuştur. 16. Yüzyılın ortalarından itibaren deniz ticaretinin ivme kazanmasıyla Avrupalı devletler gemilerinde zorunlu işçi çalıştırmak zorunda kaldılar. Ucuz maliyetle, yüksek iş gücü ancak esirlerden ve mahkûmlardan sağlanabilirdi. Dönemin şartları kölelik kurumunu çetinleştirdi. Marsilya denizciler için köle pazarına dönüşmüştü. Avrupalı denizciler köle avına çıkmaya başladılar ki Kuzey Afrika Müslümanları bu durumdan çok zarar gördüler. Ne yazık ki Marsilya’da alınıp satılan Müslüman forsaların başına ne geldiği hakkında yazılıp çizilmemiştir. Osmanlı İmparatorluğunda ise İskenderiye, Kahire gibi Doğu Akdeniz şehirleri denizcilerin köle satın aldıkları yerler idi. Lâkin Osmanlı denizciliği için köle ticareti Frengistan ya da Avrupa’ya göre daha mütevaziydi ve kölelik şartları daha iyiydi. Tabi Heberer’in yazdığına göre; yazarın bulunduğu gemide şartların ağırlığından dolayı onlarca köle hayatını kaybetmişti. Yazar gemiye sonradan getirilen yedi Alman esirden üçünün çetin şartlara dayanamayarak 15 gün içinde öldüğünü belirtmiştir. Yine de Osmanlı kadırgalarında esirlerin para kazanmalarına izin verildiği, köle olmayanlarla iletişime izin verildiği, hatta çeşitli şartlarda gezinti yapmalarına izin verildiği kitabımızda açıkça anlaşılmaktadır. Heberer hayatta kalışını, asillere yazdığı kısa şiirlere, ördüğü çoraplara ve yaptığı şarap ticaretine borçludur. Yazar sıklıkla Fransız, İngiliz ve Alman elçilerle iletişime geçebilmiştir. Gardiyanlara pay verme şartıyla çalışmadığı zamanlarda çorap örerek, satabilmiştir. Köleliğinin son zamanlarında ise şarap ticaretine başlamıştır. Tabi diğer esirler Heberer kadar şanslı değildi. Heberer yaptığı ticaretin yanında, zengin asilzadelerden aldığı yardımlarla da hayatta kalabilmiştir.

Yazar açıktır ki gözlemlerinin bir bölümünde yanılmıştır. Yazarın kişisel anılarını coğrafya, tarih, teoloji ve sosyoloji ile süslemeye çalışması belli noktalarda kitabı başarısızlığa sürüklemiştir. Coğrafi olarak İznik ve İzmit’in yerini ısrarla karıştırması göze ilk çarpan yanlıştır. Tarihi meselelerde taraflı bir yaklaşım kullanmış; şehirlerin Türklerin eline geçişini anlatırken duruma tarafsız yaklaşamamıştır. Örnek olarak; Rodos’a misafir sıfatıyla gelen Türklerin adayı hile yoluyla ilhak ettiğinden bahsettiği bölüm verilebilir. Yazar şu noktayı atlamaktadır ki büyük güçlerin fetihler için ortaya koydukları nedenler çoğu zaman gerçek nedenler değildir. Büyük güçler ihtiyaç duydukları yeri ele geçirirler, ya da bazı bölgeleri doğal yayılım alanları olarak görürler ve yerleşirler. 16. Yüzyılda da olsa devletlerarası ilişkileri hile düzeyine indirmek yanlıştır. Teolojik ve sosyolojik meselelerde yazarın neden taraflı olduğunu daha önce açıklamıştık. Lâkin Heberer’in Kılıç Ali Paşa’nın ölümünü suikast olarak belirtmesi ilgi çekicidir lâkin kabul görmeyen bir iddiadır.[6] Ayrıca Türk hükümdarıyla selamlaşmış oluşu da önemli bir anıdır.[7]

Kitabın şekil özelliklerinden bahsetmekte de fayda var. Elimizdeki Türkçeye çevrilmiş eser toplam 336 sayfa ve 15 bölümden oluşmakta. Kitabın önsözü Suraiya Faroqhi tarafından yazılmış. Kitabın orijinal versiyonu çeşitli değişikliklere uğrayarak günümüze gelmiş. 1906 yılında Albrecht Thoma kendi deyişiyle kitabı “Küften, tozdan temizlemiş”. Türkçe çevirisine ise sadece Osmanlı İmparatorluğunda geçen bölümler dahil edilmiş. Kitabın ilk versiyonundaki gravürler ise aynen basılmıştır.

Osmanlıda bir Köle daha önce bahsettiğimiz gibi Osmanlı’da forsa yaşamını bizzat bir kölelin gözünden anlatması açısından oldukça önemlidir. Yazar taraflı da olsa ki bu çok normaldir okuyucuya 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu hakkında net bir resim sunmuştur. Pek fazla incelenmeyen Osmanlıdaki kölelik kurumunu, birinci ağızdan bizlere sunması eseri okunmaya değer kılmaktadır. Heberer’in eseri Türkiye’de yeterince ilgi görmemiş sadece iki baskı yapmıştır. Eksikliklerine rağmen Heberer’in eseri 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine, Osmanlıdaki kölelik kurumuna ilgi duyanlar için oldukça yararlıdır.

[1] Türkçeye Mısır’da Esaret olarak çevrilebilir.

[2] Heberer, s. 295.

[3] Kalvinist inanca göre kulların lanetlenmiş ya da kutsanmış oldukları yaptıkları işteki başarılarına bağlıdır. Heberer bulunduğu her ortamda elinden geldiği kadar yararlı olmaya çalıştığını okuyucuya göstermekten çekinmemiştir. Kölelik yıllarında sadakalara bel bağlamayıp çorap örmeyi öğrenmesi, yardımda bulunan asilzadelere yazdığı şiirlerle teşekkür etmesi belki de inancından gelen bir sorumluluk duygusunun sonucuydu.

[4] Heberer, s. 89.

[5] Heberer, s. 171.

[6] Heberer, s. 243.

[7] Heberer, s. 285.